|
|
|
#1
|
||||
|
||||
|
Hristiyan inancının uygulanmasında, ekmeğin ve kasenin paylaşımı, çok yerinde bir tabirle, Rab'bin Sofrası olarak adlandırılır. Tanrı, bize yaklaşmıştır ve bizler de O'nun içimizde yaşayan varlığının tadına varırız. Bu durumun tüm diğer dinlerle oluşturduğu tezat, hayal gücünün ötesindedir.
Hinduizm, özünde ve heeflerinde bizlere ilahi olanla birlik olmaya uğraşmamızı öğretir. Neden birlik ? Çünkü Hindular, bizim bu ilahi kainatın bir parçası ve ürünü olduğumuzu iddia ederler. Öyleyse, bireyin hedefi de bu ilahiliği keşfetmek ve yaşamaktır. Deepak Chopra'nın hayatın amacı üzerine söylediklerine yeniden kulak verin. Kitabının baş kısmında şu iddiayı ortaya atar: " Gerçekte, bizler tedbili kıyafet dolaşan ilahi varlıklarız ve içimizdeki embriyolarda bulunan tanrılar ve tanrıçalar tam anlamıyla maddeleşmeye çalışıyorlar. Bu sebeple, gerçek başarı mucizevi bir deneyim olacaktır. Bu, içimizdeki ilahi varlığın gözler önüne serilmesidir. " Kitabın ilerleyen bölümlerinde Chopra, kendi felsefesinin belkemiğini oluşturan bir açıklamada bulunur: " İçimizde doğmayı bekleyen tanrı ve tanrıça embriyoları vardır, böylece ilahi varlığımızı açığa vurabiliriz. " Şunları sormadan edemeyeceğim: " Biz dediğiniz kimdir ? Tanrı kimdir? Benlik nedir ? Yoks bunlar bizim birlikte yaşadığımız farklı varlıkla mıdır ? Doğmak için buna ihtiyaç duyan ( hangi bana ? ), böylece benliğimin aldanmasına son verecek olan ve gerçek benlik olarak ortaya çıkacak olan bir tanrı mı ( hangi tanrı, eğer bu gerçekten bensem ? ) var ? Ben gelişip büyürken, insanlığım pahasına doğum ayrıcalığı sağlayacağım bu tanrı nasıl oldu da embriyonik bir yapı içinde kaldı ? Kitabın sonuna doğru Chopra, bizlerin şu sözlerle onun benimsediği inançlara bağlılık sözü vermemizi istiyor: Bugün ruhumun derinliklerindeki embriyoda gizlenen tanrı ya da tanrıçayı sevgiyle büyüteceğim. Aklımı ve bedenimi canlandırıp harekete geçiren içimdeki ruha dikkat edeceğim. Kendimi, kalbimin derinlerindeki bu durgunluk halinden uyandıracağım. Bu zamansız ve sonsuz Varoluş'u zamanla sınırlı bu deneyimin içinden geçireceğim. İşte bu, tam Hinduizm'in felsefi merkezidir - kendini tanrılaştırma. Hindistan'ın değerli felsefecilerinden biri bu durumu en dobra haliyle ifade etmiştir: " İnsanoğlu, geçici olarak kendini unutma hali yaşayan bir Tanrı'dır. " Bizler, kuantum dünyasının birer ürünüyken, nasıl oluyor da aynı zamanda tanrılar olabiliyoruz ? Birkaç bin yıllık insanlık tarihinin bize öğrettiği şey bu mu ? Bizler, yolumuzu kaybetmiş yalnız ve aklı karışmış tanrılar mıyız ? İşte bu, " sen " kelimesinin Hinduizm'de ortadan kaybolmasının ve meditasyon yönteminin empoze edilmesinin nedenidir. Böylece biz, bireyler olarak kişiliksiz tek mutlakla, yani büyük harflerle yazılan ve her şeyi kapsayan " BEN " ile birleşebiliriz, çünkü anlamlı ve önemli başka hiçbir şey yoktur. ( Devamı var ) Yazan: Ravi ZACHARIAS
__________________
Rab'bin sevgi ve ışığının sarmalında kalınız. :) :) :) |
|
#2
|
||||
|
||||
|
Kişiliksiz bir mutlakla birleşmek dilsel, mantıksal ve varoluşsal gerçekliklerle çelişir. Yakınlaşmaya yönelik arzuyu tatmin etmez. Böyle bir öğretişin maksadına saygı duyacak olsak da, eğer bunun felsefi anlamda tutarlı olduğuna inanırsak yalnızca kendimizi kandırmış oluruz. Çünkü tutarlı değildir. Zaten bu nedenle, bazı itibar sahibi Hindu felsefecileri ve düşünürleri bunu hayatın benimsenen amacına ilişkin en çelişkili yapıladan biri olarak savurup atmışlardır. Sadece bu kadarla da kalmıyor; Hinduizm, bu çeşit bir kendini tanrılaştırmanın verimsizliğine dayanamamıştır. Milyonlarcası tarafından, kişiye özel ilahlar uydurulmaktadır ve tapınaklar, tapınmak isteyen insanlarla doludur. İçsel bir ilahi varlık inancı, psikolojik olarak hapsedicidir ve bu nedenle ilahtan ilaha koşma eğilimini doğurur.
Hinduizm, kendini ilahlaştırma düşüncesiyle bir aşırı uca giderken İslam da diğer bir uçtadır. İslam'da, Tanrı ve insanlık arasıdaki uzaklık o kadar uçsuz bucaksızdır ki, " BEN " asla Tanrı'daki " O " na yaklaşmaz. Ve bu iki şeyin arasındaki uzaklığın aşılması imkansız olduğundan, tapınma, tapınan kişiyi Tanrı'ya yaklaştırmak için tasarlandığı halde, inanılmaz bir eylemler yığını halini alır. Bu ilişkinin verdiği sıcaklığın yerini, tekrarlar ve boyun eğme alır. Aradaki farkı görmek için İslam inanışına yakından bakmak yeterlidir. İslam'da bir kişi her şeye riayet etse ve bütün kurallara uysa dahi, cennete gitmesinin kesinliği söz konusu değildir. " Her şey Allah'ın rızasına bağlıdır. " derler.Bir kişinin kaderi, bilinmeyen bir iradenin merhametine kalmıştır. Bir ilişki kurallar üzerine kurulduğu zaman, insanları bu kurallar içinde tutmak için kuvvet ve zorlamaya başvururlar. Bir gün, Müslüman bir arkadaşımla beraber vakit geçiriyorduk. Ramazan orucunun başladığını unuttuğum için birlikte bir kahve içmeyi önerdim. " O bir bardak kahve için yıllarımı hapisde geçiririm " dedi. Elbette ben de bu önerimden ötürü ondan özür diledim. Sonra kısık bir sesle, orucunun yalnızca herkesin önünde geçerli olduğunu, kendi özelinde bunu uygulamadığını itiraf etti. " Hiç bir şey yemeden günde on saat çalışamam." dedi. Garip bir sessizlik oldu ve ardından şunları fısıldadı: " Tanrı'nın bu kuralların yaptırımcısı olduğunu hiç sanmıyorum. " Müslümanlarla konuşan herkesin de bildiği gibi, Ramazan ayı boyunca diğer tüm aylardan daha fazla yiyecek satıldığını yüzlerinde bir gülümsemeyle kabul edeceklerdir. Yalnızca bu yiyeceklerin tüketimi sabahtan akşama değil, akşamdan sabaha dek gerçekleşir. Kuralcılık, daima amaçtan daha güçlü bir teslimiyet doğurur. Hristiyanlık'ın bildirisi, farklı ve uzak olan Tanrı'nın bize yaklaşmış olmasıdır. Böylelikle biz zayıf olanlar güçlenebilir ve kimliğimizi aynı şekilde muhafaza ederek Tanrı'nın kendisi ile paylaşımda bulunabiliriz. Bu sade paylaşım eylemi, hayatın amacını özetler. Birey, bir ortaklık içinde yaşarken bireyselliğini de muhafaza eder. Fiziksel olan fizikselliğini muhafaza eder, fakat ruhsal olanın etkisi altındadır. Ekmek ile kase kendi farklılıklarını muhafaza ederler, fakat kendilerinin ötesinde, ruhlarımızın özlediği ruhsal paylaşım gerçeğinin taşıyıcıları haline gelirler. Bir erkekle karısı arasındaki sevgiyi gösteren mükemmel bir ilişki, nasıl yetkin bir bütünleşmeyi ifade ediyorsa, bölünen ekmeği ve kaseyi almakla gerçekleşen bu basit eylem de, Tanrı'nın varlığının bireyin hayatıyla bütünleşmesinin fiili gerçeğidir. Rab'bin Sofrası, anlam dolu bir hayatı temsil eden bir tapınma eylemidir. İnanılmaz derecede anlamlıdır. Yazan: Ravi ZACHARIAS
__________________
Rab'bin sevgi ve ışığının sarmalında kalınız. :) :) :) |
![]() |
| Bu Yazıyı Diğer Sitelerde Paylaş |
| Seçenekler | |
|