|
|
|
#1
|
||||
|
||||
|
Daha önce de belirttiğimiz gibi kurtuluşun güvence altında olduğuna dair olan duygumuzu kaybetmemiz olasıdır. Ancak bu, ‘kurtuluşumuzun kaybedilmesi’ anlamına gelmemektedir. Ele alacağımız konu, sonsuz güvence konusudur. Aklanmış bir insan, aklanmışlığını kaybedebilir mi?
Roma Katolik Kilisesinin bu soruya verdiği cevabı biliyoruz. Roma, aklanma lütfunun gerçektende kaybedilebileceği görüşünde ısrarını sürdürmektedir. İtirafı da içeren Kefaret sakrementi, bu görüşün bir ürünüdür. Roma Kefaret sakrementini, “ruhlarını mahvetmiş olanlar için aklanmanın ikinci desteği” olarak açıklamaktadır. Roma’ya göre, kurtaran lütuf, bir insan “ölümcül” bir günah işlediği zaman, o insanın ruhunda yok olmaktadır. Ölümcül günah ismi, bu günahın lütfu öldürme gücü olduğu iddiasından gelmektedir. Bu iddiaya göre lütuf ölebilir ve eğer ölümcül günah ile ölmüş ise kefaret sakrementi ile tekrar onarılmalı, diriltilmelidir, yoksa bu günahkar kişinin kurtuluşu yok olur. Reform inancı, ölümcül günah konusuna Roma’dan farklı bir açıyla bakmaktadır. Bizim inancımıza göre tüm günahlar ölümcüldür, hepsinin bedeli ölümdür ancak hiçbir günah, seçilmiş olanların sahip olduğu kurtuluş lütfunu yok edecek kadar ölümcül değildir. (İlerleyen bölümlerde, İsa’nın uyarısında bulunduğu “bağışlanmayacak olan” günahtan bahsedeceğiz.) Reform görüşü, sonsuz güvenceye “azizlerin sabrı” ismini vermiştir. Bu güvencenin önerdiği ise şudur: “Lütufta bir kere olan, her zaman lütufta kalır.” Başka bir ifade ile, “Eğer sahip isen, asla kaybetmezsin; Eğer kaybettiğini düşünüyorsan, asla sahip olmamışsındır.” Azizlerin sabrına olan güvenimiz, azizlerin yeteneklerine, kendilerine, azimlerine dayanmamaktadır. Ben azizlerin sabrı demek yerine azizlerin korunması demeyi tercih ediyorum. Gerçek Hıristiyanların lütuftan düşmemelerinin sebebi, Tanrı’nın lütufkar bir şekilde onları düşmekten korumasıdır. Azmetmek, yılmamak bizim yaptığımız bir eylemdir ancak korunma, Tanrı’dan gelir. Tanrı koruduğu için bizler sabrederiz. Sonsuz güvence ya da yılmazlık doktrini Tanrı’nın vaatlerine dayalı bir doktrindir. Bu konudaki birkaç ayet aşağıda sıralanmıştır: Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı'nın bunu, Mesih İsa'nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır. (Filipeliler 1:6). Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım, onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba'nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez (Yuhanna 10:27-29). Rabbimiz İsa Mesih'in Tanrısı ve Babasına övgüler olsun. Çünkü O, kendi büyük merhametiyle yeniden doğmamızı sağladı. İsa Mesih'i ölümden diriltmekle bizi yaşayan bir ümide, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirasa kavuşturdu. Bu miras sizin için göklerde saklıdır. Zaman sona ererken açığa çıkarılmaya hazır olan kurtuluşa kavuşasınız diye iman sayesinde Tanrı'nın gücüyle korunuyorsunuz (1 Petrus 1:3-5). Çünkü kutsal kılınanları tek bir sunuyla sonsuza dek yetkinliğe erdirmiştir. (İbraniler 10:14). Tanrı'nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı'dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı'nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih'in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi:«Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz,kasaplık koyunlar sayılmışız.» Ama bizi sevenin aracılığıyla bu durumların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka herhangi bir şey bizi Rabbimiz Mesih İsa'da olan Tanrı sevgisinden ayırmaya yetecektir (Romalılar 8:33-39). Bu ayetlerden de gördüğümüz gibi yılmazlığa olan güvenimizin temelinde Tanrı’nın kudreti yatmaktadır. Tanrı, başladığını tamamlama konusunda söz vermiştir. Bizim güvenimiz insanın iradesine bağlı değildir. İnsan iradesi ile Tanrı’nın kudreti arasındaki farklılık Kalvinistler ile Arminiyanları ayıran unsurdur. Arminiyan doktrinindeki bir kişiye göre, bir kişinin lütuf ile gönüllü bir işbirliği yapacağını ve bu lütfu kaybetmemek için yılmayacağını önceden gördükten sonra Tanrı tarafından bu kişi sonsuz hayata seçilir. Örneğin Roma Katolik Kilisesi, aşağıdaki beyanatta bulunmuştur: “Eğer bir kişi, bir kere aklanan bir insanın lütfu kaybetmeyeceğini ve lütuftan düşen kişinin zaten asla aklanmamış olduğunu söylerse, bu kişi lanetlidir” (Trent Konseyi: 6/23). Protestan Arminiyanlar benzer bir ifadede bulunmaktadırlar: “Gerçek ve tam olarak yeniden doğan insanlar, lütfu savsaklayarak ve Kutsal Ruh’u günah ile kederlendirerek, tamamen düşebilirler ve uzun vade de lütuftan, mahvoluşa geçmiş olurlar.” (Conference of Remonstrants 11/7). Arminiyanların temel iddialarından bir tanesi de, Tanrı’nın yılmamayı “zorla” insana empoze etmesi ile insanın özgür iradesi arasındaki çelişki konusudur. Buna rağmen Arminiyanların kendileri bile imanlıların cennette lütuftan düşmeyeceklerine inanırlar. Yüceltilmiş durumda iken, Tanrı’nın bizi günah işleyemeyecek bir yapıya dönüştüreceğini dile getirirler. Buna rağmen cennetteki yüceltilmiş azizlerin hala daha özgür olacağını söylerler. Eğer korunma ve özgür irade, cennette istikrarlı bir birleşim olarak kabul ediliyorsa, asıl tutarsızlık bu iki unsurun dünya da birbiri ile çeliştiğini öne sürmektir. Arminiyanlar, bir kez daha insanın özgürlüğü konusunda haddinden fazla ispata girmeye çalışmaktadırlar. Eğer Tanrı, özgür irademizi yok etmeden bizi cennette koruyabiliyorsa, dünya da da özgür irademizi yok etmeden koruyabilir. Bizler sabrederiz, bunu sadece Tanrı içimizde ve özgür irademizde çalıştığı için yapabiliriz. Ve Tanrı, bizim içimizde çalıştığı için yılmayacağımız kesindir. Tanrı’nın seçim hakkındaki hükümleri kesin ve sabittir. Bu hükümler değişmez çünkü Tanrı değişmez. O, akladığı herkesi yüceltecektir. Seçilmiş olanların hiç birisi asla kaybolmayacaktır. Niçin, bizlere bir çok kişi lütuftan düşmekte gibi gözükmektedir? Hepimiz imanlı Hıristiyan hayatlarına çok büyük coşku ile başlayıp ilerde bu imanlarını reddeden kişiler ile karşılaştık. Hepimiz, büyük Hıristiyan liderlerinin ilerleyen zamanlarda ağza alınamayacak günahlar işlediklerini ve iman ikrarlarına kara çaldıklarını gördük ya da duyduk. Reform inancı, iman ikrarında bulunan kişilerin ilerleyen zamanda bunu inkar ya da reddedebileceğini kabul etmiştir. Hıristiyanların “yoldan çıkabileceğini” biliyoruz. Hıristiyanların iğrenç ve tiksindirici günahlara düşebileceğini ve düştüklerini biliyoruz. Bizler gerçek Hıristiyanların ciddi ve radikal bir şekilde düşebileceklerine inanıyoruz. Bizler gerçek Hıristiyanların tamamen ve kesin bir şekilde düşebileceklerine inanmıyoruz. Kral Davut’un olayını ele aldığımızda hem Bat-Şeva ile işlenen zina günahını hem de Bat-Şeva’nın kocası Uriya’nın ölümü hakkındaki bir komploya iştirak günahını görmekteyiz. Davut, sahip olduğu gücü ve yetkileri kullanarak Uriya’nın savaş esnasında ölmesini kesinleştirmiştir. Aslında Kral Davut, birinci dereceden cinayet ile suçludur. Bu cinayet önceden tasarlanmıştır ve kötü niyetli düşüncelerin ürünüdür. Davut’un vicdanı o kadar kurumuştur, yüreği o kadar katılaşmıştır ki, onun gerçeklerle yüzleşebilmesi için Tanrı’nın peygamberinin onu kendine getirmesi gerekmiştir. Arkasından gelen itiraf ve tövbe, günahın kendisi kadar büyük olmuştur. Davut, radikal bir günah işlemiştir, ancak bu durum onun tamamen ve kesin olarak sonu değildir. Bu durumdan sonra kendisi yenilenmiştir. Yeni Antlaşma’dan bilindik iki kişi hakkında bildirilenleri ele alalım. Bu iki kişide İsa’nın öğrencisi olmak üzere çağrılmışlardır. Bu iki kişide İsa’nın hizmetinin ilk günlerinden itibaren O’nun yanında yürümüşlerdir. Bu iki kişide İsa’ya ihanet etmiştir. Bu iki kişinin isimleri Petrus ve Yahuda İskariyot’tur. Yahuda İskariyot, Mesih’e ihanet ettikten sonra intihar etmiştir. Petrus, Mesih’e ihanet ettikten sonra tövbe etmiştir ve yenilenmiştir, erken Kilisenin yükünü taşıyan bir sütun olarak yükselmiştir. Bu iki adam arasındaki fark nedir? İsa, bu iki kişinin de kendisine ihanet edeceğini önceden bildirmiştir. Yahuda İskariyot ile konuşmasını bitirdikten sonra ona şöyle demiştir, “Yapacağını tez yap!» İsa, Petrus’a farklı konuşmuştur. Ona şöyle hitap etmiştir: “«Simun, Simun, Şeytan sizleri buğday gibi kalburdan geçirmek için izin almıştır. Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.»” (Luka 22:31, 32). İsa’nın söylediklerine dikkat edelim. İsa, eğer geri dönersen dememiş, geri döndüğün zaman demiştir. İsa, Petrus’un geri döneceğinden emindir. O’nun düşüşü radikal ve ciddidir ama tamamen ve kesin değildir. Petrus’un geri dönmesine dair İsa’nın duyduğu güvencenin Petrus’un gücüne bağlanmamış olduğu çok açıktır. İsa, Şeytan’ın Petrus’u buğday gibi kalburdan geçireceğini biliyordu. Şeytan için Petrus, “çantada keklik”dir. İsa’nın güveni, kendisinin duasına dayanmaktaydı. Yılmayacağımıza olan inancımız, Mesih’in bizim Başkahinimiz, Baba’ya karşı bizi Savunan ve Adaletli Duacımız olacağına dair vaatlerine dayanmaktadır. Kurtarıcımız ve bizler için dua eden Kahinimize olan güvenimizden gelmektedir. Kutsal Kitap, Yuhanna 17’de İsa’nın bizler için sunduğu duayı kaydetmiştir. Bu baş kahinlik duasını sık sık okumamız gerekmektedir. Hep beraber bir kısmına bakalım: … Ben artık dünya da değilim, ama onlar dünya dalar. Ben sana geliyorum. Kutsal Baba, onları bana verdiğin kendi adınla koru ki, bizim gibi bir olsunlar. Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka içlerinden hiçbiri mahvolmadı. (ayet. 11, 12). Okumaya devam edersek: Baba, bana verdiklerinin de bulunduğum yerde benimle birlikte olmalarını ve benim yüceliğimi, bana verdiğin yüceliği görmelerini istiyorum. Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin (ayet. 24). Bizim korunmamız Üçlü Birliksel bir eylemdir. Baba olan Tanrı, bizi korur ve bırakmaz. Oğul olan Tanrı, bizim için dua eder. Kutsal Ruh olan Tanrı, içimize nüfuz eder ve bizi yönlendirir. Bizlere, Kutsal Ruh’un “mührü” ve “teminatı” verilmiştir (2 Tim. 2:19; Efs. 1:14; Rom. 8:23). Bu verilenler, ilahi bir güvencenin görüntülü ifadesidir. Ruh’un mührü, mutlak bir hükümdarın yüzüğünün balmumu üzerine yaptığı damga gibi asla çıkmayacak bir işarettir. Bizlerin, O’nun hükmü altında ve O’na ait olduğumuzun ifadesidir. Ruh’un teminatı ise ticarette borçlara ya da alınacak krediye karşı gösterilen teminattan farklıdır çünkü bu teminat kaybedilir iken Kutsal Kitap ifadesi ile bildirilen Ruh’un teminatı, gerisinin ödeneceği kesin olan ilk ödeme gibidir. Tanrı kendi teminatını kaybetmez. Başlamış olduğu işi bitirir, başladığı ödemeleri tamamlar. Ruh’un ilk meyvesi, son meyvelerin de geleceğinin teminatıdır. Tanrı’nın koruma eyleminin bir benzetmesi olarak, küçük çocuğu ile yürüyen bir babanın, çocuğun elini tutmasını gösterebiliriz. Arminiyan görüşe göre çocuğun güvenliği, çocuğun babasının elini tutma gücüne bağlıdır. Eğer çocuk babasının elini bırakırsa mahvolacaktır. Kalvinist görüşte ise çocuğun güvenliği, babanın çocuğun elini tutma gücüne bağlıdır. Çocuk babasının elini bıraksa bile baba sağlam bir şekilde tutmaya devam edecektir. Rabbin kolu asla kısa kalmaz. Gene de niçin bazı kişilerin tamamen ve kesin bir şekilde düşüyor gibi gözükmelerinin sebebini sormaktan kendimizi alıkoyamayız. Bu noktada Elçi Yuhanna’nın sözlerini hatırlamamız gerekir: “Bunlar aramızdan çıktılar, ama bizden değildiler. Bizden olsalardı, bizimle kalırlardı. Ayrılmaları, hiçbirinin bizden olmadığını ortaya çıkardı” (1 Yuhanna 2:19). Özdeyişimizi tekrar edersek: Eğer sahip isen, asla kaybetmezsin; Eğer kaybettiğini düşünüyorsan, asla sahip olmamışsındır. İsa Mesih’in Kilisesinin değişik yapıları ihtiva eden bir beden olduğunu kabul ediyoruz. Buğday ile yan yana biten diken, kuzu ile yan yana yaşayan keçiler vardır. Tohum hakkındaki benzetme, insanların sahte inanç yaşayabileceklerini göstermektedir. İnsanlar imanlı gibi gözükebilirler ancak o iman gerçek bir iman olmayabilir. Bir kereden fazla “iman” eden kişileri tanımışsınızdır. Kilisede gerçekleşen her uyanışta bu kişiler minbere (altara) yaklaşır ve “kurtulurlar”. Bir görevli, kendi cemaatinde tam on yedi kez “kurtulan” bir kişiden bahsetmektedir. Bir uyanış toplantısı esnasında Evangelist, Ruh ile dolmak isteyenler için minber (altar) çağrısında bulunmuştur. Defalarca kurtulmuş olan bu kişi bir kez daha bu çağrıya cevap verip ileriye doğru yürümeye başlayınca, cemaatten bir bayan “Tanrım, onu doldurma, onda kaçak var!” diye bağırmıştır. Hepimiz, bir dereceye kadar bazen kendimizi kötü hissetsek de hiçbir zaman gerçek bir Hıristiyan, tamamen ve kesin bir şekilde Tanrı’nın Ruh’unu kaybetmez. “İmanın kaybedenler” gibi gözükenler ilk başından beri asla imanlı olmamışlardır. Yahuda İskariyot, ilk başından beri mahvoluşun oğlu olmuştur. Onun imanı düzmecedir. İsa, onun yenilenmesi için dua etmemiştir. Yahuda İskariyot, Kutsal Ruh’u kaybetmemiştir çünkü asla Kutsal Ruh’a sahip olmamıştır. Tabi ki Mesih’e adanmışlık konusunda tekrar tekrar davette bulunmanın hiçbir kötü yanı yoktur. Tanrı’nın Sunağına defalarca yaklaşabiliriz ya da bu davetlere arka arkaya cevap verebiliriz ve verilen bu cevapların hangilerinin gerçekten samimi olduğundan emin olamayız. Birden fazla cevap vermenin iki faydası vardır. Birincisi kurtuluşumuzun güvence altında olduğuna dair olan idrakımızı güçlendirir, ikinci olarak ise Mesih’e olan adanmışlığımızı derinleştirir. Yazan: R.C. Sproul
__________________
Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verirseniz, iyi edersiniz. (2. Petrus 1:19) |
|
#2
|
||||
|
||||
|
İMANDAN DÜŞME HAKKINDAKİ KUTSAL KİTAP UYARILARI
Korunma doktrinine karşı Arminiyanların en güçlü iddiaları Kutsal Yazılar’da düşme ile ilgili gözüken ayetlere dayandırılmaktadır. Örneğin Pavlus şöyle yazmıştır: “Müjde'yi başkalarına duyurduktan sonra ben kendim saf dışı kalmamak için bedenime eziyet çektirip onu köle ediyorum” (1 Kor. 9:27). Pavlus, başka bir yerde inanç değiştiren kişilerden bahsetmektedir: “Sözleri kangren gibi yayılacak. İmeneyus ve Filitus bunlardandır. Dirilişin olup bittiğini söyleyerek gerçek yoldan saptılar. Şimdi de bazılarının imanını altüst ediyorlar” (2 Tim. 2:17, 18). Bu ayetler, inananların “saf dışı” kalmalarının ya da “alt üst” olmalarının mümkün olduğunu ifade etmektedirler. Ancak, Pavlus’un Timoteyus’e sözlerini nasıl bitirdiğine dikkat etmemiz gerekir: “Ne var ki, Tanrı'nın attığı sağlam temel, «Rab kendine ait olanları bilir» ve «Rab'bin adını anan herkes kötülükten uzak dursun» sözleriyle mühürlenmiş olarak duruyor” (ayet. 19). Petrus, kendi kusmuğuna dönen köpekten ve yıkandıktan sonra çamurda yuvarlanmaya dönen domuzdan da bahsetmiştir. Bunlar doğruluk yolu öğretildiği halde uzaklaşan kişiler için yapılmış olan benzetmelerdir. Bu kişiler doğaları asla değişmemiş olan sahte inanlılardır. (2 Pet. 2:22). İBRANİLER 6 İbraniler 6’da bulunan bu ayetler, düşüş hakkındaki hem en ciddi uyarıyı içermekte hem de Kutsalların Sona Kadar Dayanması (imanın kaybedilmemesi) doktrinine ile en büyük çelişkiyi ortaya koymakta gibi gözükmektedir: Bir kez aydınlatılmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh'a ortak edilmiş, Tanrı sözünün iyiliğini ve gelecek çağın güçlerini tatmış oldukları halde yoldan sapanları yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yoktur. Çünkü Tanrı'nın Oğlunu âdeta yeniden çarmıha geriyor, âleme maskara ediyorlar (ayet. 4-6). Bu ayetler inananların tamamen ve sonsuza dek düşebileceklerini ve düştüklerini iddia etmektedir. Bizlerin bu ayetleri nasıl anlaması gerekir? Bu bölümün tam anlamını çıkarma konusunda bazı zorluklar mevcuttur. Birinci olarak, bu metinde bahsi geçen sapmanın, ne tür bir sapma olduğu konusunda kesin bir bilgimiz mevcut olmadığı gibi, ikinci olarak bu mektubun yazarı ve kime yazıldığı hakkında da kesin bilgilerimiz yoktur. İlk Kiliselerin, bu ürkütücü uyarıyı kolaylıkla provoke etme ihtimali bulunan iki alevli sorunu vardı. Birinci konu, lapsi olarak isimlendirilmiş bir grup insandı. Lapsi denilen bu insanlar, ağır zulüm altında imanlarını reddeden kişilerdi. O yıllarda aslanların önüne atılan her kilise üyesi, ilahiler söyleyerek arenada yürümemiştir, içlerinden bazıları çözülüp imanlarını reddetmişlerdir. Hatta bazıları kendi yoldaşlarına ihanet edip, Romalılar ile işbirliği yapmışlardır. İmandan dolayı idam edilmeler azalmaya başladığı zaman bu eski işbirlikçilerin bazıları tövbe edip kiliselerine tekrar bağlanmak istemişlerdir. Ancak bu kişilerin kiliseye nasıl kabul edileceği küçük bir anlaşmazlık, ya da ufak bir tartışma konusu olmamıştır. İkinci konu ise Yahudi öğretmenler tarafından provoke edilmiştir. Bu grubun yıkıcı etkisi ile Galatyalılar Kitabı başta olmak üzere Yeni Antlaşma’nın bir çok bölümünde mücadele edilmiştir. Bazı Yahudi öğretmenler, Mesih’i kabul etseler de aynı anda Eski Antlaşma’nın tarikatsal uygulamalarını güçlendirip uygulatmaya kalkmışlardır. Örneğin törensel bir anlam içeren sünnet konusunda ısrar etmeye başlamışlardır. Ben, İbraniler Kitabının yazarının kaygı duyduğu sapkınlık konusunun, Yahudi öğretmenler sapkınlığı olduğuna inanıyorum. İkinci problem ise, İbraniler Kitabında düşme konusunda uyarılan bu kişilerin doğasının nitelenmesinin zorluğudur. Bu kişiler gerçek imanlılar mıdır yoksa buğdayların arasında büyüyen dikenler midir? Burada ele alınan üç kategoride insan olduğunu unutmamamız gerekir: (1) imanlılar, (2) kilisedeki imansızlar, ve (3) kilise dışındaki imansızlar. İbraniler Kitabı, Eski Antlaşma İsrail’i ile bir çok paralelliği içermektedir. Özelliklede sapmış olanlar ile İbraniler kitabındaki bu insanlar kimlerdir? Nasıl tarif edilmişlerdir? Bu kişilerin niteliklerini bir liste halinde sıralarsak: 1. Bir kez aydınlatılmış 2. göksel armağanı tatmış 3. Kutsal Ruh'a ortak edilmiş 4. Tanrı sözünün iyiliğini tatmış 5. yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yok İlk bakışta bu listedeki unsurlar bir gerçek inanlıya aitmiş gibi gözükmektedir. Ancak, bu liste kilise üyesi olup, sahte bir inanç ikrarında bulunan ve gerçek bir inanlı olmayan kişi içinde geçerlidir. Bu niteliklerin tümüne inanlı olmayan bir kişi de sahip olabilir. Her hafta kiliseye gelen dikenler Tanrı’nın Söz’ünün öğretildiğini ve vaaz edildiğini duyarlar ve “aydınlanırlar”. Lütfun bütün kazancına ortak olurlar. Rab’bin Sofrasına katılırlar. Kutsal Ruh’a, O’nun yakınlığının ve meyvelerinin mutluluğunu ve huzurunu hissetme anlamında ortak olurlar. Hatta dışsal bile olsa bir tür tövbe ederler. Bir çok Kalvinist, Mesih’i sonradan inkar eden ve kiliseye katılmış olan imansızlara atfederek bu parçaya çözüm bulduklarını düşünürler. Ben bu yorumdan tamamen tatmin olduğumu söyleyemeyeceğim. Bence bu parça gerçek Hıristiyanlar’ı kast ediyor olabilir. Bu ayetlerin benim için en önemli kısmı: “yeniden tövbe edecek duruma getirmeye” kısmıdır. Sahte bir tövbe şekli olduğunu biliyorum ve buna Kutsal Kitap yazarları tarafından Esav tövbesi denmektedir. Ancak burada bahsedilen bir yeniden durumu söz konusudur. Yeniden tövbe etmekten bahsedilmektedir. Yeni tövbe, eğer yeniden yapılacak ise, eskisinin aynısı olmak durumundadır. Burada bahsedilen yeniden edilecek olan tövbe Rab’bin istediği şekilde bir tövbedir ki, bence eski tövbesi de aynı şekilde bir tövbedir. Bence burada yazarın bahsettiği konu ad hominem stili hakkındadır. Ad hominem stili bir tartışmada, rakibinizin yerine geçersiniz ve mantıksal sonucunu kavramaya çalışırsınız. Yahudi öğretmenlerin sapkınlığının mantıksal sonucu ise kurtuluş hakkındaki her türlü ümidi yok etmektir. Bu mantık şöyle çalışmaktadır. Eğer bir kişi Mesih’e iman konumunda ve günahları için O’nun bir bedel ödediğine inanmakta ise, bu insan Musa’nın antlaşmasına geri döndüğünde ne elde eder? Sonuç olarak bu kişi Mesih’in tamamlanmış işini geri çevirmiş olur. Bu kişi bir kez daha Yasa’ya bağlanır. Eğer durum bu ise, kurtuluş için nereye dönmelidir? Bu kişi haçı reddetmiştir, ona geri dönemez. Kurtuluş için en ufak bir ümidi olamaz çünkü Kurtarıcısı yoktur. O’nun teolojisi, Mesih’in tamamlanmış işini kabul edemez. İbraniler 6’nın anahtar ayeti 9. ayettir: “Size gelince, sevgili kardeşler, böyle konuştuğumuz halde, durumunuzun daha iyi olduğuna, yani kurtuluşa uygun düştüğüne eminiz.” Bu ayette yazarın kendisi bile sıra dışı bir üslupla konuştuğunu belirtmektedir. O’nun vardığı sonuç, düşme konusunda bir metin bulduğunu düşünenlerinkinden farklıdır. Durumlarının daha iyi olduğuna ve kurtuluşa uygun düştükleri sonucuna varır. Açıkçası, düşüş ile kurtuluş aynı kulvarda yürümemektedir. Yazar, herhangi bir imanlının gerçektende düşebileceğini söylememektedir. Aslında yazar bunun tam tersini bildirmekte, imanlıların düşmeyeceklerine emin olduğunu bildirmektedir. Eğer kimse düşmeyecekse, bu konuda insanları uyarma zahmetine katlanmaya ne gerek vardır? Gerçekleşmesi imkansız olan bir şey için insanları hararetle uyarmak, gayrı ciddi bir davranış olurdu. İşte bu noktada yılmama ile korunma arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekir. Yılmazlık hem bir lütuftur hem de bir görevdir. Ruhsal yürüyüşümüzde tüm çabamızı ortaya koymak durumundayız. Beşeri bir bakışla, düşmek mümkündür. Ancak çabaladıkça, bizleri koruyan Tanrı’ya daha fazla bakarız. O’nun bizi korumayı becerememesi olanak dışındadır. Bir kez daha babası ile yürüyen çocuk benzetmesini düşünün. Çocuğun babasının elini bırakması mümkündür. Çocuğun babası Tanrı bile olsa, çocuk yine de babasının elini bırakabilir. Baba, bırakmama konusunda vaatte bulunsa da, sıkı tutunmak hala daha çocuğun görevidir. İbraniler Kitabının yazarı imanlıları düşme hakkında uyarmaktadır. Luther, bu olaya “hararetle öğütlemenin müjdeci kullanımı” ismini vermiştir. Bu ayetler bizlere, Tanrı ile yürüyüşümüzde göstermemiz gereken gayret görevini hatırlatmaktadır. Sonuç olarak, yılmazlık ve korunma konularında, Tanrı’nın Eski Antlaşma’da ki vaatlerine bakmamız gerekir. Yeremya peygamber aracılığı ile Tanrı, insanları ile yeni ve sonsuza kadar bozulmayacak olan bir antlaşma yapma vaadinde bulunmuştur. Rab derki: Onlarla kalıcı bir antlaşma yapacağım: Onlara iyilik etmekten vazgeçmeyecek, benden hiç ayrılmasınlar diye yüreklerine Tanrı korkusu salacağım (Yeremya 32:40). Özetle; 1. Kurtuluşumuzun güvencesinin ruhsal yaşamlarımız için hayati bir önem taşıdığı sonucuna vardık. O olmadan, büyümemiz geri kalır ve kafamızı kurcalayacak olan şüphelerin saldırısına maruz kalırız. 2. Tanrı, bizleri seçilmişliğimiz konusunda emin olmaya, Kendisinin güvence ile sunduğu huzur ve kudreti bulmaya çağırmaktadır. Romalılar 15’de Pavlus, Tanrı’nın kaynak olduğunu belirtmiştir: Sabır ve cesaret kaynağı olan Tanrı (ayet. 5) ve Ümit kaynağı olan Tanrı (ayet. 13). Kurtuluşumuzun güvencesi konusunda emin olmamız hem görevimiz hem de ayrıcalığımızdır. 3. Gerçek bir imanlı asla kurtuluşunu kaybetmez. Hıristiyanların bazen ciddi ve radikal biçimlerde düştüğüne emin olabiliriz ancak bu düşüş asla tamamen ve sonsuza dek bir düşüş değildir. Bizler kendi gücümüzden dolayı değil, Tanrı’nın bizi koruma lütfu sayesinde sabrederiz. Yazan: R.C. Sproul
__________________
Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verirseniz, iyi edersiniz. (2. Petrus 1:19) |
|
#3
|
|||
|
|||
|
Bendeniz daha yeni öğrenmekteyim. Hristiyan teolojisi anlamında 'Yığınla eksiğim var' desem, yine de içinde bulunduğum durumu anlatabilmiş olmam. Bu başlıkata okuduğum yazı, yanlış anlamadı isem, Calvinist yaklaşımdır. Gerçek mânâ da iman etmiş olanların düşseler dahi, sonuçta kurutulacaklarına inanılır.
İslâmi bir kültür içerisinde yetiştiğim, inanca müteallik bir çok noktaya bu çerçevede bakma alışkanlığımdam henüz kendimi kurtaramadığım için, söz konusu 'Kurutluşun hiç bir şekilde kaybedilmeyeceği' düşüncesini anlamak/anlamlandırmak benim için zor olduğu gibi, bu mevzûda bir tartışmaya girme noktasında da, kendimi yeterli görmemekteyim. Müsaadenizle sadece bir hususa dikkatinizi çekmek isterim. Matta 7/21-23 de şöyle buyurulur. Alıntı:
MESİH'in "Göklerde olan babamın isteğini yerine getiren girecektir." sözü; zannederim, sâdece 'İman ettim' diyenleri kapsamıyor. Bir kişi gerçekten iman etmişse, imanında gayr-ı ciddi değilse, zâten RAB Tanrı'nın isteklerini yerine getirme çabası içerisinde olacaktır. Dikkat edilecek olursa, burada sadece "Baba'nın çocuğun elinden tutması" anlatılmıyor. "Gökler de olan babamın isteğini yerine geitren" sözünden, Çocuğun da "Baba"sının eline sımı sıkı sarılması gerektiği anlaşılıyor. Çünki baba, çocuğun elini tutarken, çocuğunun da kendi elini tutmasını arzular. Burada şâyân-ı dikkat diğer bir husu da, içinde bulundukları kötü durumdan dolayı yakınan bâzı kimselerin, "Rab! Rab! Biz senin adınla peygamberlik etmedik mi? Senin adınla cinler kovmadık mı? Senin adınla birçok mucize yapmadık mı?" sözleridir. Kutsal Ruh ile kuşanmamış hiç kimse ne peygamberlik edebilir, ne de cin kovabilir. Fakat buna rağmen, MESİH onları tanımamaktadır. Luka 10 bölümde yetmişlerin görevlendirilmesi ile alâkalı kısmda yer alan şu ayetler konya açıklık getirdiğini düşünmekteyim. Alıntı:
Fakat bu kimselerin kimler olduğunu sadece RAB Tanrı bilir. Bizim elimizde bir 'İmanometre' yoktur. İnsanların içinden geçenleri bilemeyiz. RAB Tanrı İman etmenin, kurutluşun en mühim adımı olduğunu belirtir. Ancak imanın aynası kişinin sözleri değil, İsa MESİH'in öğretilerini içselleştirmesi ile ilgilidir. RAB Tanrı, MESİH'in kanı ile bize bir kurtuluş kapsı açmaktadır. Bize düşen o kapıyı çalmak ve MESİH'in bitmeyecek lütfunu istemektir. Saygılar. |
|
#4
|
||||
|
||||
|
Merhaba,
Kalvinist yaklaşımdan çok, Kutsal Kitap'a uygun bir yaklaşımdır. Zira bu Kutsal Kitap'da yazanlar ışığında ortaya çıkan bir görüştür. Gerçek mana da iman etmiş olanların düşseler dahi ayağa kalkacakları, kurtuluşlarını kaybetmeyecekleri garantisi Tanrı tarafından verilmiştir. Bizler İsa Mesih'in çarmıhtaki işi sayesinde kurtuluşa ereriz. Kurtuluşa kavuşmamız kendi başarımız olmadığı gibi, kurtuluşu kaybetmemizde mümkün değildir. Maalesef Kutsal Kitap'daki bir çok gerçeği insanlar geldikleri kültürlerin etkisinde kalarak yorumluyorlar. Siz de İslami kültürden geldiğinizi ve bu yüzden zorlandığınızı belirtmişsiniz. Ancak bizler artık eski giysilerimizden sıyrılıp, Mesih'in bizlere sağladığı yeni giysilerimizi giyinmeliyiz. Alışkanlıklarımızdan sıyrılmalıyız ve bakış açımızı değiştirmeliyiz. Çünkü motivasyonumuz eğer doğru olmazsa, Tanrı'ya doğru bir bakış açısı ile bakmaz ve sözünü doğru şekilde dinlemezsek O'nu anlayamayız. "Göklerde olan babamın isteğini yerine getiren girecektir." sözü iman edenleri kapsıyor. Çünkü Göklerde olan Baba'nın isteği biricik oğluna iman edip kurtulmamızdır. İsa Mesih'e iman eden, Baba'nın isteğini yerine getiren zaten imanlıdır. Verdiğiniz "Baba'nın elini tutan çocuk" yanlış. Eğer aynı örnekle yola çıkacak olursak, bizler şehirlerarası yolda karşıya geçerken babamızın elini tutmak istemeyen bir çocuğuz. Baba bizim O'nun elini tutmamızı beklemez, aksine bizim elimizi o tutar. Elbette çocuğunun elini tutmasını arzular dediğiniz gibi, ancak bunu kendisi çocuğuna öğretmeden, kendisi çocuğunun içine bu arzuyu koymadan bunun mümkün olmadığını bilir. Bunun gibi bizlerde Tanrı'ya kendimiz gelmeyiz, O bizi kendisine çeker. Yuhanna 6:44'e bakalım Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikçe, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim. Yuhanna 15:16'ya bakalım Siz beni seçmediniz, ben sizi seçtim. Gidip meyve veresiniz, meyveniz de kalıcı olsun diye sizi ben atadım. Öyle ki, benim adımla Baba`dan ne dilerseniz size versin. Diğer konuya gelirsek, Kutsal Ruh ile kuşanmamış kişiler de gelecek hakkında peygamberlik edebilirler. Şeytanında kendine ait mucizeleri vardır ve bunları insanları saptırmak için kullanabilir. Hatta Kutsal Kitap bu konuda belirtiler bile yapacaklarını söyler sahte peygamberlerin; Çünkü sahte mesihler, sahte peygamberler türeyecek; bunlar büyük belirtiler ve harikalar yapacaklar. Öyle ki, ellerinden gelse, seçilmiş olanları bile saptıracaklar. (Matta 24:24) Dolayısıyla kişinin imanını anlamamız için tek kriter vardır, o da İsa Mesih'e olan imanıdır. Mucizeler veya İsa Mesih'in Rab olduğunu kabul etmek değil, yürekten iman insanı kurtarır. Bir diğer konuya gelirsek, Dediğiniz gibi kimin seçilmiş olup, kimin olmadığını elbette biz bilemeyiz. Kimsenin imanını yargılayamayız. Yürekleri Rab bilir ve yargılayacak olan O'dur. Ve RAB kendisine çektiği, çocuğu olarak kabul ettiği bizleri, yani imanlıları asla terk etmeyecektir. Biz O'ndan kaçsak bile, O bizi doğruluk yolunda terbiye edecek ve sözlerini yüreğimize işleyecektir, kendisinde kalmamızı sağlayacaktır. Kısacası bir imanlı kurtuluşunu kaybetmez, bu güvence altındadır. Eğer iman etmişsek, %100 kurtulacağız. Bunun belkisi, umarımı, inşallahı yoktur. Müjde, kurtuluş müjdesidir. Bize kurtuluşu veren Tanrı, kurtuluşumuzun güvencesini veren yine Tanrı'nın kendisidir. Ne kurtulmamız ne de imanda tutunmamız kendi başarımızdır. Eğer kendi işlerimiz, gücümüz ile kurtuluşa erişseydik, yine kendi gücümüz, işlerimiz ile kurtuluşumuzu kaybedebilirdik. Bu güvence ile ilgili Kutsal Kitap da bir çok ayet net olarak bulunmaktadır. Bazılarına bakacak olursak; O bizi mühürledi, güvence olarak da yüreklerimize Kutsal Ruh`u yerleştirdi. 2. Korintliler 1:22 Bizleri tam bu amaç için hazırlamış ve güvence olarak bize Ruh`u vermiş olan Tanrı`dır. 2. Korintliler 5:5 Oğullar olduğunuz için Tanrı öz Oğlu`nun “Abba! Baba!” diye seslenen Ruhu`nu yüreklerinize gönderdi. Galatyalılar 4:6 Umut düş kırıklığına uğratmaz. Çünkü bize verilen Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı`nın sevgisi yüreklerimize dökülmüştür. Romalılar 5:5 Umudunuzdan doğan tam güvenceye kavuşmanız için her birinizin sona dek aynı gayreti göstermesini diliyoruz. İbraniler 6:11 Onlarla kalıcı bir antlaşma yapacağım: Onlara iyilik etmekten vazgeçmeyecek, benden hiç ayrılmasınlar diye yüreklerine Tanrı korkusu salacağım. Yeremya 32:40 Umarım size yardımcı olabilmiştir bu yazdıklarım. Esenlikler dilerim.
__________________
Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verirseniz, iyi edersiniz. (2. Petrus 1:19) |
|
#5
|
|||
|
|||
|
Alıntı:
İman eden herkes kurtulur. Sözü doğrudur. Fakat 'İman' kavramının içinin ne ile dolu olduğu ayrı bir tartışma mevzûsudur. Meselâ; bir kimse günah işlemekle imandan düşmüş mü olur ? İman, 'İp cambazlığı'na mı benziyor ki, bir düşüp bir çıkalım ? Bir kimsenin imanı yüzeysel olabilir. Kültürel etkiler sebebiyle hiç okuma, araştırma ve inceleme gereği duymadan kendisini 'MESİH imanlısı' olarak görebilir. Bu kimseler sıkça günah işleyebildikleri gibi, 'İman' zannettikleri duygularını da kolayca kaybedebilirler. Günümüzde maalesef dinler toplum kültürünün bir parçası olarak değerlendirilmekte ve iman bir kültürel aidiyet bağı olarak algılanmaktadır. Bu durum da geleneklere bağlılk ile imanı biribirinden ayıran çizgilerin nerede başlayıp, nerede bittiği anlaşılamamaktadır. Kendi çapımda Dünya da bu gün etken olan bâzı dinler hakkında az da olsa bir araştırma yaptım. Yahudilik dâhil (Musevilik) hemen bütün dinler içinde doğdukları kültürün bir parçası olarak doğup gelişmişler. Söz gelimi Deve eti Yahudiler için haram, Müslümanlar için helaldir. Hiç bir peygamber 'Din adına' diye savaş yapmamış ve ganimet toplamamışken, İslâmın yayılma sürecinde savaş ve ganimetler önemli bir yer tutmuştur. Kölelik konusunda da eski ahitte yer alan husular ile Kur'anda belirtilenler biribinden farklıdır. Daha bir çok farklılklar da var. Ancak burada ki konunun parçası değiller. Anlatmak istediğim aynı kaynaktan geldiği iddiasını taşıyan kitaplar, birbirleri ile bu kadar çelişmezler. Her din bir ölçüde içinde doğup geliştiği kültürün bazı hususiyetlerini savunmuş korumuştur. Bu durum da, o kültürün çıkarları din ile maskelenmiş, sonuçta Tanrısallıkla uyuşmayan kural ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Savaş/yağma ve yayılmacılık buna çarpıcı bir örnektir. İlginçtir, sâdece Hristiyanlık hiç bir kültüre bağımlılık göstermeden ve savaş olmadan geniş yığınlara ulaşabilmiştir. Müjdenin duyurulmasında en çok emeği geçen Pavlus dahi, Yahudi olmasına rağmen, kendi kültürü ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Hristiyanlık haricinde her dini, içinde bulunduğu kültürün çıkarlarını koruma noktasında ayrı düşünmemiz mümkün değilken, sadece müjde hiç bir kültür ve çıkar grubuna bağlı olmadan, hiç bir çıkar ve kültürü temsil etmeden, gelişip yayılmıştır. Fakat maalesef Hristiyanlık 'Devlet dini' hâline getirildikten sonra, bölgesel kültür ve çıkar hesapları ile MESİH inancı biribirine karıştırlmıştır.Aslında Laiklik, dinlerin başka hesaplar doğrultusunda kullanılmasın engelleyen en önemli sigortadır. 'MESİH'in "Sezar'ın hakkını Sezara verin" sözü gerçekten üzerinde önemle durulması gerken bir sözdür. Sonuç olarak; İman ve kültürel aidiyet bağı net biçimde birbirinden ayrılmadıkça; İman sadece RAB Tanrıya has bir değer olarak kabul edilmedikçe; kimlerin çağrıldığını, kimlerin seçildiğini bizlerin bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple çevremzde ki insanların davranışlarına bakarak, İncil kaynaklı prensipleri tartışma konusu yaparsak, gerçeğe zarar vermek değil de kendi ayağımızı kaydırmış oluruz. Saygılar. |
![]() |
| Bu Yazıyı Diğer Sitelerde Paylaş |
| Seçenekler | |
|